Türkiye Petrolleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye Petrolleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2017 Salı

İşte yeni AKM (Atatürk Kültür Merkezi-İstanbul) "DÜNYANIN EN İYİ OPERA VE KÜLTÜR MERKEZLERİ ARASINDA YER ALACAK “YENİ AKM” (İSTANBUL, ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ) BÖYLE OLACAK"

DÜNYANIN EN İYİ OPERALARI  ARASINDA YER ALACAK “YENİ AKM” (İSTANBUL, ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ) BÖYLE OLACAK
 Yıkılarak opera binasına dönüştürülecek olan İstanbul'daki Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) projesini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla tanıtıldı. Kapılarını 2008'de kapatan AKM proje tanıtım programı, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımı ile gerçekleştiriliyor.  Haliç Kongre Merkezi'nde Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş'un ev sahipliğinde düzenlenen tanıtım toplantısına, milletvekilleri, belediye başkanlarının yanı sıra, aralarında sanatçılar Orhan Gencebay, Ajda Pekkan ile modacı Cemil İpekçi'nin de yer aldığı kişiler katılıyor. Toplantıda "Yeni Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Projesi"nin tanıtıldığı bir video yayınlandı. AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan, açılış ve sunum konuşmasında ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ’nin adının aynı tutulacağını vurguladı. Erdoğan’ın konuşmasında defalarca yaptığı “Atatürk Kültür Merkezi” vurgusu dikkat çekti.
MİMAR MURAT TABANLIOĞLU: DÜNYANIN EN BÜYÜK OPERALARI ARASINA GİRECEK
Atatürk Kültür Merkezi’nin yeni projesinin, binanın mimarı Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu Murat Tabanlıoğlu çizdi. Murat Tabanlıoğlu, "2019 yılında bu bina bu şekle girecek. İlk opera binası olarak yapılırken daha sonra kültür binası olması istenmişti. İçinde konser tiyatro sahneleri vardı. Yeni yapılan bina, içindeki opera binası 2 bin 500 kişilik olacak, dünyanın en büyük operaları arasına girecek. Aynı zamanda 800 kişilik konser salonu, tiyatro salonu, oda tiyatrosu, kütüphaneler, kafeler ve restoranlar olacak. Bizim 365 gün kullanabileceğimiz bir bina olacak. Bir önemli şey daha var. Operalar genellikle zengin ailelerin gittiği bir yerdi. Ama artık operalar hepimizin gittiği, baleler hepimizin gittiği yer olmalı. Tüm cepheyi aynı zamanda içeride temsiller yapılırken burada çeşitli balelerin, operaların dışarda gösterilmesi için büyük bir dev ekran haline getireceğiz. Bunun dünyada uygulamaları var ama bu en güzeli olacak. Bu kültür sokağımız AKM (ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ)'nin içinden 365 gün insanların gezebileceği, kitap okuyabileceği, tiyatrolara gidebileceği bir bölge. Burası bence cıvıl cıvıl İstanbul'un yeni merkezi olacak. Binanın en üst noktasında bence İstanbul'un en güzel lokantası olmalı” dedi.
NUMAN KURTULMUŞ: 2019 DA AÇILACAK
Toplantıda konuşan Kültür ve Turizm Bakanı  Kurtulmuş, "AKM’nin yeni binasının Türkiye için bir övünç projesi olacağını biliyoruz” dedi.
Kurtulmuş şunları söyledi: “AKM ile ilgili geçmiş dönemde bazı eleştiriler yapıldı. Ben hiç kimsenin AKM konusunda ideolojik şartlı ve yanlı yaklaşmamasını tavsiye ederim. İçerisinde son derece güzel etkinlikleri takip edeceğimiz, Türkiye’nin medarı iftiharı bir proje olacak. Az evvel de ifade edildiği gibi bu yapının birkaç tane temel özelliği var. bunlardan birisi, şehirle ve önündeki Taksim Meydanı ile uyumlu bütünleşmiş olan halidir. Hem meydanın değerini artıracak hem de meydanın varlığı AKM’ye önemli özellik kazandıracak. Burası sadece bir operası binası değil, bir kültür merkezi. Tabiri caizse bir kültür vahası olacaktır. Yine bu binanın en temel özelliklerinden birisi hem estetik olması hem de fonksiyonel olmasıdır. Estetik değeri çok yüksek olacak ama aynı zamanda çeşitli salonlarıyla farklı sanatsal etkinlikleri eş zamanlı olarak yapabilecek çok fonksiyonel binaya sahip olacağız. Mimarisinden kullanılan en detaylı malzemelere kadar, hepsinin yerli ve milli olmasıdır. Bina bu özelliğiyle yerli ve milli olacaktır. Yıllardır yurtdışına gittiğimizde dünyanın bir çok yerinde kültür merkezlerini görüyoruz. Farklı yerlerdeki bu binalardan hiç de aşağı kalmayacak, onların da üstüne geçecek bir sanat merkezine kavuşacağız. Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul’un değerini o değerle uyumlu bir şekilde var olacak. Yine Atatürk Kültür Merkezi’miz bir takım elitlerin geldiği bir seçkinler mekanı olmayacaktır. AKM, toplumun bütün kesimlerinin içinde yer alacağı, az evvel de ifade edildiği gibi dışardaki devasa görüntüyü ortaya koyan cephesiyle, meydandaki herkesin seyredebileceği bir büyük kültür merkezi olacak. Bu kültür merkezi Türkiye’nin gerçekten önemli projelerinden biri olacak. İnşallah 2019 yılı içerisinde bu kültür merkezini açacağız. İlk sanatsal etkinliğini orada gerçekleştireceğiz."
AKM (ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ)'NİN TARİHÇESİ
AKM'nin, 1946'da tiyatro binası olarak projelendirilerek inşaatına başlandı. Mimar August Perret tarafından Taksim Meydanı'nda, 1946'da tiyatro binası olarak projelendirilerek inşaatına başlanan merkez, 1969'da İstanbul Kültür Sarayı adıyla hizmete açıldı.
1970'te bir oyun sırasında çıkan yangın sonucu kullanılamaz hale gelen bina, onarımların ardından 1977'de yeniden sanatseverlerle buluştu. Koruma kurulu kararıyla binanın bulunduğu alan 1993'te "kentsel sit alanı", bina da 1999'da "korunması gerekli kültür varlığı" olarak tescil edildi. Kültür ve Turizm Bakanlığının talebiyle Sakarya Üniversitesi'nin 2007 tarihinde hazırladığı binanın betonarme taşıyıcı sisteminin dayanımı hakkındaki raporda, binanın takviye edilmesi gerektiği belirtildi. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından imzalanan protokol çerçevesinde 2009'da tamirat ve tadilat işi ihalesi yapıldı. Yapılacak işler, kurul tarafından da onaylanmasına rağmen İstanbul 9. İdare Mahkemesi, aynı yıl içinde, dava konusu Koruma Kurulu Kararı'nın ve eki avan projenin iptaline karar verdi.
Bunun üzerine, merkezin mevcut hali ile korunması, sadece güçlendirme, tamirat ve tadilat yapılmasına ilişkin projeler hazırlandı. Bakanlıkça 2012'de, "İstanbul Atatürk Kültür Merkezi Güçlendirme, Tadilat ve Tamirat İşleri" işinin ihalesi gerçekleştirildi. Binada söküm işleri tamamlandıktan sonra, İTÜ İnşaat Fakültesince yapılan inceleme sonucu tahribatın beklenenin üzerinde olduğu raporu sonrasında, 23 Mayıs 2013 tarih ve 101321 sayılı Bakanlık Makamı oluru ile binanın tadilat işleminin durdurulmasına karar verildi.
İşte yeni AKM-Atatürk Kültür Merkezi-İstanbul

10 Ekim 2017 Salı

HALİT EDİP ÖZCAN "BÖYLE BİR YAZI İLK DEFA YAZILIYOR. Kısaca PETROL ve TPAO’NUN BAŞINA GELENLER (1)"

BÖYLE BİR YAZI İLK DEFA YAZILIYOR...
Kısaca PETROL ve TPAO’NUN BAŞINA GELENLER (1)
Halit Edip ÖZCAN
Petrol Kelimesi Nereden Gelmektedir?
Petrol sözcüğü, Yunanca ve Latince'de taş anlamına gelen petro ile yağ anlamına gelen oleum sözcüklerinden oluşmuştur; Petroleum.

Petrol Nasıl Oluşmuştur?
600 milyon ve daha öncesinde yaşayan genellikle tek hücreliler ve deniz kabuklularından oluşan canlıların  herhangi bir şekilde  toprak altına sürüklenmesi  ve orada birikmesiyle oluşmuştur. Toprak altına sürüklenen ve orada biriken bu ölü tek hücreliler ve deniz kabukluları üzerine katman katman  kum, çakıl, kaya vs birikmeleri olmuştur (sedimantasyon). Biriken  bu tek hücreli hayvanlar ve deniz kabukluları   aradan geçen 100-150 milyon içinde zamanla üzerlerine binen basınç ve yerküre ısısı ile çürüyerek- bozularak büyük bir kısmı petrol, bir kısmı ise gaz haline  dönüşmüşlerdir.

Petrol yeraltında  göl-dere-nehir şeklinde mi  bulunur?
Kesinlikle hayır.  Bir sünger parçası düşünün. Bunu suya batırın. Sünger suyu gözeneklerinde tutacaktır. Sünger kaya, su ise petroldür, bunu böyle farzedin.

Komşularımızda petrol var. Ülkemiz petrol ülkeleri ile çevrili. Niye bizde petrol yok? Veya, Türkiye’de petrol var mı yok mu?
Her ne kadar arap ülkelerindeki bol petrol oluşumuna ve kapanlanmasına  neden olan  jeolojik yapılanma ülkemizde olmamasına rağmen ülkemizde  petrol oluşumuna uygun 26 adet havza vardır ( sedimanter havzalar).

Ülkemizde ‘petrol var mı, yok mu’ sorusuna cevap verebilmek için, bütün  bu havzaların çok yoğun bir şekilde didik-didik aranması gerekmektedir.  Bu havzalar enine boyuna, yoğun bir şekilde arandıktan sonra “ burada bu kadar petrol var veya yok” denilebilir.

Petrol arama çalışmaları,  şu ana kadar  Güneydoğu (ancak %20), Adana, Trakya (ancak %17) basenlerinde (havzalarında) yoğunlaşmıştır. Diğer geri kalan basenlerde (ancak %5) açılan çok az sayıdaki kuyu ve yapılan  arama çalışmaları, bu basenlerde “petrol var mı, yok mu?”  sorusuna henüz cevap verecek durumda değildir.

Bir havzada (basen) petrol var mı, yok mu sorusuna, o basende açılacak  yüzlerce kuyudan gelecek olan  sonuçların değerlendirilmeleri sonucuna  göre  cevap  verilebilir.

Ülkemiz yeteri kadar aranmamış mıdır?
Hayır, ülkemiz yeteri kadar aranmamıştır. Aşagıda  verilecek olan mukayeseli bilgi sizlere bu konudaki yeterli bilgiyi vermiş olacaktır.

Romanya’nın yüzölçümü  237.500 km2 dir. Türkiye ondan 3.2 kat daha büyük olup 780.580 km2 dir. Romanya’da  bu güne kadar açılan sayısı 45.000 ( kırkbeşbin)’ni geçmiş 50.000 lere gelmiştir. Türkiye’de  açılan kuyu sayısı ise , 2008 yılı sonu itibariyle,  sadece 3500 (üçbinbeşyüz) dür.    

ABD ‘de ise bir ayda ortalama 1000-1100 adet kuyu açılmaktadır.

Özetle; ülkemizde  yeterli petrolün olup-olmadığı ancak  50 - 60.000 kuyu deldikten sonra söyleyebiliriz.

Yabancılar, geliyorlar  petrolü buluyor ve daha sonra kuyuyu civa ve tapa ile kapatıp gidiyorlar. Bu doğru mu?

Yıllardır halkın ağzında olan bu söylenti, asılsızdır.  Eğer delinen bir kuyuda petrol varlığı görülürse,  petrolün ne kadar olduğu, işletmeye değer bir miktarda olup olmadığını belirlemek için çalışamalar yapılır. Bu çalışmalar sonucunda bir karara ulaşılır.  Bilindiği üzere her ticari şirket  olarak kâr-zarar ekseninde çalışır. Bile bile zarar eden bir şirket olabilir mi?  Petrol aramacılığı da bir ticari oluşumdur. Kim zarar etmek ister ki? Eğer bulunan petrol ticari değilse,astarı yüzünden pahalı ise, o kuyu işletmeye alınmaz.  Ancak; ülkemizin petrol sektöründeki “Amiral Gemisi”  ulusal kuruluş Türkiye Petrolleri A.O  zamanla üretim miktarı düşen kuyuları az zararına da olsa- ben buradan 10 varil bile  petrol üretmezsem, bu 10 varil  petrolü dışarıdan almak zorunda kalacağım. Üstelik yapılan masraflar, dışarıya gideceğine, emek-iş-enerji masrafları olarak ülkem dahilinde kalmış olur- mantığı ile davranarak, üretim kuyularından sonuna kadar faydalanmaya çalışır. Yerli özel ve yabancı petrol  şirketleri için bu geçerli değildir. Bu şirketler, gayet haklı olarak, kuyu ekonomik olmaktan çıktığı an üretimi keserler.

Bunun yanısıra, iş sadece petrolü yerin 2000-3000 metre altında bulmak ile bitmez. Derinlerdeki o petrolün yüzeye çıkarılması, yüzey tesisleri ve petrolü nakletme sorunları gündeme gelir. Yüzey tesisleri, boru hatları ve ilgili diğer tesisleri kurmak için ayrı yatırımların yapılması gerekir, bu da o kadar ucuz değildir.

Terk edilen her kuyu, kanun gereği, ağzı çelik tapa ve çimento ile kapatılır. Sondaj yaptığınız yeri, bağı, bahçeyi, tarlayı  alındığı şekilde bırakmanız gerekmektedir. Aksi halde PİGM VE yasa önünde suçlu duruma düşer,  tarla sahibine çok yüklü bir tazminat öder, çevreci grupların da şimşeklerini üzerinize çekersiniz.

Kuyu çapı yaklaşık 60 cm, derinliği ise ortalama 1800 metre ( 1.8 km) dir. Farz edelim ki kuyunun üstü kapatılmadı. O çukura bir hayvan, bir insan düşse  ne olur? Düşünmesi bile ürkütücü.

Civa ile kapatıyorlar.
60 cm çapında, 1800 metre derinliğindeki bir kuyuyu civa gibi pahalı bir element ile doldurup kapatmak hiç de akıl kârı bir iş değildir.  Civaya verilecek para ile yeni bir kuyu daha açılır. Bu söylentinin de aslı-astarı yoktur.

Benim tarlamda petrol bulunursa...?
Yasalar  gereği toprağın 60 cm altı devlete aittir. Buna bağlı olarak , devlet  o  maden veya petrol ruhsatını kime vermiş ise, toprağın 60 cm den altı o şirkete aittir?  Tarla-arsa sahibinin zararı olmayacak  şekilde, bilirkişinin belirleyeceği bir tazminat tutarı tarla-arsa sahibine ödenir.

Köydeki derede petrol var,  kayanın altından veya topraktan petrol sızıyor. Burada petrol var mı?
Yerin altından, bir şekilde kaçıp gelen ve yüzeye çıkan bu sızıntılar,  o bölgede veya havzada bir petrol uluşumunun varlığı ortaya koyar. Ancak yüzeydeki bu petrolün nerede oluştuğu (ana kaya) ve oluştuğu yerden nasıl ve nereye göç ettiğini (rezervuar kaya) araştırmak gerekir. Bu çalışmayı jeologlar yapar. Bazı yerbiliciler şöyle der; “ Eğer bir yerde bir gram petrol üremiş ise bunun daha fazlası , niçin üremiş olmasın?”

Petrol aramaları pahalı mıdır?
Sondaj öncesi yapılan jeoloji çalışmalarında, bir jeologtan oluşan jeoloji ekibinin 1 aylık maliyeti ülkemizde 15.000 (onbeşbin) ABD dolarıdır. Bir saha jeologu, 1 arama ruhsatı için  saha çalışmasını, yaklaşık 30-40 gün arasında   tamamlayabilir.  Saha çalışmasını tamamlayan jeolog daha sonra ofiste çalışmalarına devam eder.

Jeolog ve jeofizikçilerden oluşan yerbilimciler bilgi ve tecrübelerini projenin  jeolojik ve jeofizik verileri üzerinde yoğunlaştırıp, ortak bir çalışma yaparak, sismik kesitler üzerinde bir çok senaryolar üretirler. Bu senaryoların içinde ihtimallerin en yüksek olduğu noktaya kuyu açılmasını önerirler. Bu öneriyi, yerbilimcilerden oluşan bir konseye en detayına kadar anlatırlar. Sorulan sorulara cevap vererek, tartışarak konseyi önerdikleri kuyunun delinmesini yönünde ikna etmeye çalışırlar

Petrol aramacılığının en önemli unsuru  olan sismik saha çalışmalarında, 2 boyutlu (2D) sismiğin bir kilometresi ülkemizde 6.000 ile 15.000 ABD doları arasındadır.  Özel durumlarda sınırlı bir sahayı daha iyi anlayabilmek ve yerin altını daha iyi görmek  için yapılan 3 boyutlu (3D) sismik çalışmanın 1 kilometresi ise 12.000-18.000 ABD doları arasındadır.

Ülkemizin petrol sektörünü denetleyen Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (PİGM) 1  petrol arama ruhsatının  alanını en fazla  50.000 (ellibin) hektar olarak sınırlamıştır. 20 x 25 km boyutlarında olan 50.000 hektarlık bir ruhsatta, ilk önce kaba olarak (rejyonal) en az 100-150 km 2B sismik yapılır.  Daha sonra gelişen teknik istekler nedeniyle bu sismik çalışma hem 2B hem 3B olarak yüzlerce kilometreyi bulabilir.

Petrol aramacılığının en pahalı operasyonu olan sondajın ülkemizdeki maliyeti, teknik bir sorun  çıkmaz, herşey yolunda giderse, 1 metre için  yaklaşık 1.000 ABD dolarıdır. Ancak 3.500 metre sonrası için bu rakam metre başına 1.500-3.000 ABD dolarına kadar çıkabilir. Bir yandan 1.200 metrelik, bir yandan 5.000 metrelik kuyular delinirken, ülkemizdeki ortalama sondaj derinliği 2.000 metre olarak kabul edilebilir.

Kısaca; Türkiye’de  karada 2.000 metrelik bir kuyu delmek isteyenler  en az 2.5 milyon doları ceplerine koymak zorundadırlar.  

Denizlerde yapılan sondaj ise, deniz derinliğine bağlı olarak jack-up ile  10 milyon,  sondaj gemisi ile  30-40  milyon dolara hatta daha da üstüne çıkabilir.

Daha önce aranmamış basenlerde açılan arama ( wildcat) kuyularında, dünya standartlarında kabul edilen başarı oranı onda birdir. Yani 10 arama kuyusundan
9’u kuru çıkar, 1’i petrollü çıkarsa ‘başarılı’ sayılırsınız. Ancak gelişen teknolojinin, özellikle yorum sistemlerindeki son gelişmelerin,  başarı oranını 7’de 1’e düşürdüğü söylenmektedir.

1986-1989 yılları arasında TPAO’nun başarı oranı 10’da 5 ila 7 arasında idi.

Durum böyle iken neden petrolü bulamıyoruz?
Ve Türkiye Petrolleri A.O’nun Başına Gelenler.

Eskiden günümüze, 1944-1950 arası hariç,  TC Hükümetlerinin petrol ve enerji politikası olmadığı, her yıl yapılan petrol kongrelerinde defalarca dile getirilmiştir.  Bütün ülkelerce çok ciddiye alınan dünyanın en stratejik maddesi olan ve uğruna sınırların değiştiği hidrokarbon  varlığı  ( petrol ve doğal gaz) için gerekli olan enerji ve petrol politikasının, ülkemizde günlük olarak uygulandığı,  uzmanlarca belirtilmekte ve kongre gibi teknik toplantılarda sık sık vurgulanmaktadır. 

Geçerli olan Petrol Yasamız, 1954 yılında o zamanın şartlarına uygun olarak hazırlanmış, ufak  revizyonlara  uğrayarak günümüze kadar gelmiştir.

Ülkemizdeki  hidrokarbon aramalarında son yıllarda görülen zayıflığın bir nedeni de, ülkemizdeki  petrol sektörünün gerekli alt yapısını oluşturan, rafineri, boru hatları, petrokimya, gemi taşımacılığı gibi son derece önemli tesisleri, kendi iş gücü, parası, emeği ve projeleri ile hayata geçiren, son derece  stratejik bir kurum olan Türkiye Petrolleri A.O’na (TPAO) 1990 yılından ititbaren, siyasetçilerin yönetim kadrolarına gözle görülür ve hissedilir şekilde müdahale etmeleridir. Bilindiği üzere İpraş, Kırıkkale Rafinerisi, Aliağa Rafinerisi, Petkim, İpragaz ve Botaş, TPAO tarafından kurulmuştur. Bu tesislere bir bakıldığında, TPAO’nun geçmişte ne kadar başarılı işler yaptığı açıkça görülebilir.

Eğer bu ülkede petrol bulunacaksa , bunu en hızlı, en geniş ölçekte ancak TPAO yapabilir. Teknik bilgi, teknik kapasite, arşiv zenginliği, zengin yerbilimci kadrosu, zengin tecrübe,  eksiksiz yorumlama sistemleri, makine - teçhizatı ve geniş olanakları ile milli kuruluş bu sorunun üstesinden gelebilecek düzeydedir.

Ne oldu da böyle oldu?

Halit Edip Özcan’ın Kişisel Yorumu
TPAO’nun organik yapısı, bilinçli olarak, değiştirildi.
Büyük petrol şirketlerinin, özellikle milli petrol şirketlerinin değişmez bir yapıları vardır. Bu ortak yapı şöyledir; petrol aramacılığı pahalı ve riskli bir iş olduğundan,  rafineri, boru hatları, satış istasyonları, petrokimya vb gibi bir çok kâr getiren ve zarar etmesi imkansız olan alt işletmelerden gelen gelirin bir kısmı arama yatırımlarına aktarılır. Günün şartlarına uyan ve kendini yenileyen  rafineri, boru hatları ve satış istasyonları hiç bir zaman zarar etmez. Petrol fiyatları ne kadar yüksek olursa olsun, rafineriye, boru hattına ve pompaya giren petrol, işletme ve taşıma kârı üzerine eklenerek rafineriden, boru hattından, pompadan akar ve tüketiciye ulaşır.  Tüketici de bu mamulü hangi fiyatta olursa olsun almak zorundadır.

Ülkemizde pek tanınmayan ancak dünya çapında dev bir petrol şirketi olan Rusya milli petrol şirketi LUKoil, bu konuda alınacak en iyi örnektir. LUKoil, petrol sektörünün tüm alanlarında faaliyet gösterirken, aynı zamanda gemi taşımacılığı, gemi yapımcılığı, altın işletmeciliği, inşaat işleri vb. gibi işleri de yapar. Böylece, petrol aramacılığına ek mali  kaynak temin eder.

Komünist ve sosyalist olarak bilinen bir ülkenin milli petrol şirketi bu şekilde yönetilirken,  demokratik  bir cumhuriyet olan Türkiye’nin milli petrol şirketi olan TPAO’nun bu günkü durumu ise  LUKoil’e hiç benzememektedir.

TPAO’nun günlük hidrokarbon üretim miktarı TPAO’nun web sayfasından öğrenilebilir. Bu günlük üretimi o günkü petrol fiyatı ile çarpın, elinize geçen rakam, TPAO’nun hergün Hazine’ye kazandırdığı dolar miktarıdır. Buna karşın
bir kamu kuruluşu olduğundan, yıllık bütçesini  ETK Bakanlığına, DPT’ye, Hazine’ye sunar, yatırımlarını açıklar. Meyva-sebze ihracatına, tekstile, haklı olarak, bir sanayi  gibi gören devletin, nedense, dünyanın en önemli maddesi olan milli  petrolü bir sanayi olarak görmemesi ve ona yeteri kadar önem vermemesi konusu, son ulusal petrol kongresinde ( Mayıs 2009)  tebliğlerde yer almıştır.

ETK Bakanlığı’nda, DPT’de, Hazine’de ve TBMM’de petrol kökenli olup, petrolcülüğü anlayacak, petrolcüyü anlayacak  kimse yoktur. Onlar için TPAO bütçesi demek          “ mutlaka tenkisata uğratılması gereken” bir bütçe demektir. TPAO 1980 yılından itibaren hep bunun sıkıntısını çekmiştir. Ancak geçen son  3  yıl içinde  TPAO’nun istediği bütçeye kavuştuğu bilinmektedir. İstenen bütçenin alınması ile TPAO,  yakın bir gelecek içinde bunun meyvalarını ülkeye sunabilecek güçte ve kapasitedir.

3-TPAO’nun kolu-bacağı kesiliyor.
1979 yılında başlayan ve hiç gerekmiyen, gerekmediği bugün bile, gün gibi aşikâr olan TPAO’nun yeniden yapılandırılması (!) çalışmaları, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası askeri yönetim, daha sonra ise günün hükümeti  tarafından tekrar ele alınmıştır. Arthur The Little adlı bir yabancı kuruluşa, akılda kaldığı kadarıyla 3 milyon dolar gibi bir para ödenerek “ Git , şu TPAO’nun yapısını bir incele, gereken çalışmayı yap, nasıl daha feasable(!!!!) olabilir, bize bildir, biz de ona göre hareket edelim.” denilmiş, böylece ‘ kuzu kurda teslim edilmiştir.’ Adı geçen firma “ Gelir getiren rafineri, boru hatları, gemi taşımacılığı, gübre sanayi, petrokimya gibi gibi üniteleri yapıdan ayıralım, onları özelleştirerek, TPAO’yu daha feasable (!!!) hale getirelim.” diye rapor vermiştir.

Böylece kendi bilgi, tecrübe ve projeleri ile bu ülkeye 3 rafineri, 1 petrokimya tesisi kazandıran ve  Genel Müdürlük binasında sadece bir katın yarısını işgal eden  Rafineri Grup Başkanlığı, TPAO’dan sökülerek alınmış ve TÜPRAŞ kurulmuştur.

Böylece  az sayıdaki personelle çok başarılı işler yapmış TPAO Rafineri Grup Başkanlığı birden Genel Müdür, Genel Müdür Yardımcıları, Yönetim Kurulu , Denetim Kurulu ve Grup Başkanlıkları halinde kadrosu çoğaltılarak feasable(!!!) hale getirilerek TÜPRAŞ adını almıştır.

Yine az sayıdaki kadrosu ile Batman-Dörtyol, Kırıkkale-Dörtyol ve Irak-Yumurtalık Boru Hattı’nı yapan ve Genel Müdürlük binasının yarım katını işgal eden Boru Hatları ve Petrol Taşıma Grup Başkanlığı  da TPAO’dan kopartılarak alınmış ve BOTAŞ adını almıştır. Botaş’ta da Tüpraş’daki gibi yapılanma olmuş Botaş da daha ‘feasable (!!!)’ hale sokulmuştur.

TPAO’yu daha ‘fesable !!!!’ hale getirmek isteyen askeri ve politik kişiler,  acaba şöyle düşünebilirler miydi? “ Bizler bu konunun yabancısıyız. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Bunu en iyi  şekilde öğrenmek için, TPAO benzeri, dünyaca tanınmış, Esso, Amoco, Mobil, Shell, Bp gibi  büyük petrol şirketlerinin organizasyon yapılanmasına bir bakalım aradaki farkı görelim  ve  ona göre davranalım.”

Böyle düşünüp bir araştırma yapsalar veya yaptırsalardı, arada bir fark olmadığını, onların da aynı TPAO gibi, gelir getiren rafineri, boru hatları, taşımacılık gibi unsurları aynı yapı içinde tuttuklarını görüyor olacaklardı. Belki de görmüşlerdir, kim bilir?

Böylece  TPAO’nun parçalanarak daha feasable hale konması  konusunda kararlı olanlar “Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışmışlar, ancak keşfedememiş-lerdir.”  Bindikleri geminin hazinesini kaybetmiş olarak ülkelerine  geri dönmüş, üstelik Dimyat’a pirinçe giderken, eldeki bulgurdan da olmuşlardır.  TPAO’yu kolsuz, bacaksız ortada bırakarak “ hadi bakalım adım at, yürü, biz de bir görelim” demişlerdir. Bununla kalmamış, bütün bu olup bitene rağmen yürümeye ve adım atmaya başlayan TPAO’ya müdahale ederek, “ istediğin gibi yürüyemezsin, benim istediğim gibi yürüyeceksin” demişlerdir.

Eğer  bu ülkede petrol bulunma umudu varsa, bu umudu büyük ölçekte gerçekleştirebilecek  bir kurumun,   teknik kapasitesi yüksek (bireysel olarak), bilgi ve tecrübesi ile dünya standartlarında olan, ekipman yönünden zengin ve en önemlisi “şirketim, dolayısıyla ülkem için çalışıyorum”  düsturu ile gönülden çalışan insanların var olduğu TPAO’nun olabileceği gerçeğinin  görülmediği, ya da görmezlikten gelindiği üzücüdür.

Bu sonuçtan TPAO’nun ve ülkenin  çok şeyler kaybettiği,  aradan geçen zaman içinde, petrolle ilgili  herkes için,  çok iyi bir şekilde anlaşılmıştır. Bu nedenle günümüz (2009) TPAO yönetimi tekrar eski yapılanmaya dönmek için projeler hazırlamaktadır. Ancak bu o kadar kolay olacak gibi gözükmemektedir. Bugün İpraş gibi bir rafineri kurmak isterseniz  15-18 milyar dolar, bir Petkim için 10-15 milyar dolar harcamanız gerekecektir.

3-TPAO-Politika ve Şirket Kültürü’nün Yok Edilmesi
Eskiden, TAPO’da  yeni bir yönetici atanırken,  ‘ ya bu olur, ya da şu olur’ denirdi. Ve tahminler hep tutardı. Çünkü askeriyede olduğu gibi, TPAO’da da üst ve alt yönetim kadroları, kıdem- tecrübe ve liyakat  esasına göre terfi ederlerdi. Herkes kıdem ve tecrübe esasında haddini gayet iyi bilirdi. Bilinirdi ki, 7 yıl geçmeden baş memur, 12 yıl geçmeden şef, 5 yıl geçmeden kıdemli yerbilimci, 15 yıl geçmeden proje yerbilimcisi olunmaz (Günümüzde ise siyasi destek ve istek ile bir gecede herşey olunabilir. Bir gün önce, işleri ciddi yapmadığı için azarlanan, bir gün sonra  amir olabilir ve bir gün önceki yediği azarın intikamını rahat bir şekilde alabilir.)

“Siyasetin girmediği devlet kurumu yoktur.” derler. Bu anlamda siyaset TPAO’ya girmiş ise de  bu zor  farkedilirdi. Öylesine hayret verici, ‘vay vay bak şu, şu olmuş, olacak şey değil’ diyecek değişikler görülmezdi. ta ki 1990 yılına kadar.

Siyasetin TPAO yönetimine ve poltikasına  tam anlamıyla karışması ile bütün bu liyakata ve tecrübeye dayanan kültürel düzen alt üst oldu. Bir gün önce üstünden emir alan kişiler, ertesi gün aradaki yaş, kıdem ve tecrübe açısından kendisinden çok ötede olan amirlerine emir verir ve projeleri yönetir oldu. Kişilikleri tam yerleşmemiş yerbilimcilerin ve teknik adamların bir kısmı işi-gücü bırakarak, makam uğruna siyasetçi peşinde koşar oldular ve bu konuda  başarılı da oldular.

Yıllarını şirkete vermiş sevilen ve sayılan yönetici bir duayen ağabeyimiz verdiği  emeklilik kararını “ Şirkette kasaplar terziliğe, oto tamircileri kuaförlüğe soyundu. Üç günlük bir adam, ablası bilmem kimin sekreteri diye bir gecede genel müdür muavini oldu. İlk yaptığı iş , sürekli işe geç geldiği için kendisinden savunma isteyen grup başkanı ile uğraşmak ve onu emekli etmek oldu. Mesleği  yerbilimci olan arkadaşlar, makam-mevki uğruna büyük kulisler yaparak, meslek değiştirdiler. Hiç anlamadıkları işlerin başına  planlamacı, makineci ve  ikmalci olarak geçtiler. Bundan böyle şirket zor adam olur. Siyaset, işte şimdi şirkete tam olarak girdi. Artık daha fazla rezil olmadan, çoluk-çocuğun eline kalmadan, onurumuz zedelenmeden  huzur içinde emekli olmak istiyorum.” şeklinde  açıklamıştı.

Bu onur kırıcı ve  ters duruma dayanamayan  bir çok yerbilimci ve petrolcü şirketten ayrılıp, dünyaca tanınmış şirketlerde iş bularak dünyaya dağıldılar.  Yurtdışında iş arayan  yerbilimci ve petrolcüler için ‘TPAO’dan geliyorum’ referansı  kabul görür. Şu an Türkiye  enerji sektöründe faaliyet gösteren  özel şirketlerin bir ve iki numaralı yöneticilerinin hemen hemen tümü TPAO kökenlidir. “ Siyasetci eğer gücü yetiyorsa özel sektöre bir kişi soksun bakalım.” deyişini anımsayarak, Türk enerji sektöründe söz sahibi olan TPAO kökenlilerin bir benzerlerinin yetişmesinin uzun yıllar alacağının da burada belirtilmesi gerekmektedir. Bu kişiler, halen  bütün gönülleri ile TPAO’nun kurumsal kimliğine aşıktırlar. Zaten TPAO kurumsal kimliği onlara onur ve şeref vermektedir.

Sektörde ‘amiral gemisi’ olan TPAO, bir okul gibi(ydi)dir.Yerbilimcilerinin sayısı 300’ e yakındır. Değiştirilen şirket kültürü, atamalardaki yandaşlık,  eğitim ve sosyal etkiler nedeniyle şirketi kuran büyüklerin sağlam bir şekilde tesis ettiği ‘şirket kültürü’, yok olmaya doğru gitmektedir. Yerbilimciler  arasındaki ilişkiler eskisi gibi değildir.
“ Herşeyi ben daha iyi bilirim” zihniyetine sahip, özellikle burslu olarak yurdışında okuyarak geri gelen yeni yerbilimci nesilin tutumları da bir sorun olarak gözükmektedir. Büyük-küçük, kıdemli-kıdemsiz, tembel-çalışkan, ceza-takdir  değerlendirmesinin ortada olmadığı gözlemlenmektedir. Çalışan ve çalışmayan aynı ücreti almaktadır.

Aramacılıkta ‘burada kuyu açılacak kararını’ veren olgunlaşmış, tecrübeli, danışman mertebesindeki bir çok yerbilimci , yukarıda anlatılan nedenlerle, küstürülmüş, hepsi kendi köşelerine çekilmiş, emekliliklerini beklemektedirler.

İşgücü ve teknik bilgi birikim kaybını varın siz düşünün.

(Kısaca) Genel Müdürler ve TPAO
Yakın zaman içinde atanan ve öncesi yaşamında  petrolcülükle uzaktan yakından hiç bir alakası olmayan, ancak  iyi niyetli olan bir genel müdür, kimin etkisinde kaldı bilinmez(!), bizleri hayrete düşüren şu açıklamayı yapmıştı. “ 40 yaşını aşkınlarla  bizim işimiz yok, ben onlarla çalışmam. Gençlere yol vereceğim.”  Bugün dünya piyasasında, genç petrolcü ve yerbilimciler çok zor iş bulurken, kıdemli ve tecrübeli olanları hemen iş bulabilmektedir. Sanırım, bugün o da hatasını anlamıştır, ama ne çare; TPAO daki olgunlaşmış teknik zirve, büyük erozyona uğrayarak, tepeden aşagıya, yamaçlara doğru kaymış, telafisi zor bir  yıkıma uğramıştır.

Siyaseten dışarıdan atanan ancak diploması yerbilimci olan bir eski genel müdür ise;
Arama Grubu  günlük kuyu toplantısına katılmış, orada bulanan herkesi güldüren ve aynı zamanda da hayrete düşüren şu cümleyi kullanmıştı; “ Madem kuyuda 1800 metrede yapılan testlerde su geldi, bunu hemen DSİ’ye bildirelim.” Gelen su ise formasyondan gelen fosil suyu idi ve yapılan bu büyük gafı en acemi petrolcü ve yerbilimci  bile yapmaz idi.  Toplantı bitiminde koridorda karşılaştığım bir yerbilimci arkadaşım, “ Ne günlere kaldık. Konudan haberi yok. Gel de şimdi bu adamın altında çalış. Adam benim ondabirim kadar petrolcü değil.” demişti.

 “Yıllardır, kol kırılmış yen içinde kalmış.Herkes birbirini korumuş kollamış.  Ama bundan sonra herkes TPAO’da neler olup bittiğini görecek ve öğrenecek” diyecek kadar TPAO’ya yıllardır  haset ve kıskançlıkla bakan aynı genel müdür, koridordan geçerken kapısı açık olan bir odanın içinde masasında oturan bir çalışan görür, geri döner ve hiddetle  şöyle der:   “ Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun? Ben genel müdürüm. Niye beni görünce ayağa kalkmadın?”

Yukarıda anlatılanlar,  sizlere  komik, basit  ve anlamsız gelebilir.  Yazının genel temasını bozacak bu basitliğin burada ne yeri var diyebilirsiniz. Bu ve benzeri çokça yaşanan bu anekdotlar, TPAO’nun yıllardır, ne tür karakterler tarafından yönetildiğini,  daha iyi anlamanıza neden olabilir.

Bakanlık ve TPAO
ETK Bakanlığı’na 15 adet genel müdürlük ve kuruluş bağlıdır. Sayın Bakan bu kadar kuruluşa ne kadar zaman ayırabilir, TPAO’yu ne kadar anlıyabilir, nasıl  vakit bulur da
TPAO’nun son dere acil, önemli ve stratejik sorunlarına ne kadar zaman ayırabilir?

TPAO, “ altın çağını” günlük 80.000 üretim rekoru ile devlet bakanlığına bağlı iken yaşamıştı. Devlet bakanı TPAO’yu sıkı sıkı takip eder, personel hareketlerine hiç karışmaz,  TPAO’nun iç dinamiklerini rahat bırakır ve onlara güvenirdi.

Bugün, Araştırma Merkezi Daire Başkanı,  300 yerbilimci kadrosuyla şirketin can damarı  olan Arama Daire Başkanlığına 1.5 yıldır vekalet etmektedir. Böylece iki daire başkanlığını aynı anda yürütmektedir. Diğer yandan Üretim Daire Başkanlığı gibi önemli bir ünite 1 yılı aşkın vekaleten, Batman Bölge Müdürlüğü ve Alternatif Enerjiler Daire Başkanlığı 1.5 yıldır tedviren, Strateji Daire Başkanlığı ise 1 yılı aşkın süredir tedviren yönetilmeye çalışılmaktadır. Hiyerarşik düzeni  daha da bozacak, onur kırabilecek bu bekletme, camiada merak  sebebidir.

Kim, kime güvenmiyor? Niye güvenmiyor? Güvenmiyor ise niye hala insanlar o makamlarda yarı yetkili görünüyor? Bu makamlara TPAO dışından insanlar mı
atanacak, onun için mi bekleniyor?

Diğer yandan görevini ve makamını kişişel amaçları için kötüye kullandığı resmi belgelerle kanıtlanmış bir daire başkanının, belgeli  skandallara imza atmış bir diğer daire başkanının ve pejmürde kıyafeti, zayıf bilgisi ve uluslararası bir yemekte kaşık kullanmadan çorba kasesini ağzına götürüp, hüüp diye çorba içerek  TPAO’yu  iyi temsil etiğine inanan(!) kişinin genel müdür muavinliği ise  bir gecede çıkmıştır.

“ Ben bakan değil miyim? Sen bana bağlı değil misin? Sana emrediyorum. Orada bir kuyu açacaksınız. Madem her açtığınız kuyudan petrol çıkmıyor. Bir de benim hatırıma bir boş kuyu açsanız ne olur? Yörenin siyasetçileri beni yedi bitirdi, bir kuyu açın diye.”  Bu sözler, MTA’nın kömür sondajı yaptığı sırada 1300 metrede bir petrol kolonu kesmesi ve bunun basında yer alması üzerine, ETK Bakanının TPAO Arama Grup Başkanına söylediği sözlerdir. Arama Grup Başkanı  “ Efendim, petrol aramacılığında bir günde petrol kuyusu açalım kararı verilemez. Ben talimatınızı anladım. Hemen oraya jeolog arkadaşlarımı  saha çalışmaları için göndereceğim. Akabinde en kısa süre içinde sismik çalışma proğramı  yapıp,  sismik değerlendirmeyi yaptıktan sonra  burada en kısa zamanda bir kuyu açacağız.” demesi üzerine yukarıdaki sözleri sarfetmiştir.  Ancak bakan ikna olmamış, aldığı cevaptan rahatsız olmuştur. Sayın bakan şunu bilmeliydi ki, bu fakir ülkede ( zengin de olsa farketmez) “Hatıra binaen 2 milyon dolar harcanarak boş kuyu açılmaz”

Grup başkanının görevinden alınmasının bir nedeni de budur. Eğer grup başkanı “Tamam efendim, emriniz olur.” deyip en az 2 milyon dolarlık bir harcamayı yapıp kuru-muru bir kuyu açsa idi, ondan iyisi olmayacak  ve şu anda görevine devam ediyor olacaktı.

Burada iki önemli nokta göz önünde bulundurulmalıdır; 1- Yerel siyasetçinin petrol gibi bilmediği bir konuda gereksiz ısrarı ve bakanın da  “uzmanın işini uzmana bırakalım” dememesi, 2- Hesabı-kitabı yapılmadan Bakan’ın 2 milyon dolar gibi bir parayı ağzından  çıkan tek kelimeyle harcattırıyor olması ve son derece teknik ve önemli bir şirketin, basit bir kasaba politikacısına ezdirilmesi. Bu kadar basit mi?

Petrol Aramacılığında Show
‘Petrolcülükte önce sessizlik, bilgi saklama sonra   keşif, en sonra bunun reklamı gelir.’ derler.Halbuki, kiralanan sondaj gemisi Çanakkale Boğazı’dan geçerken ayrı, İstanbul Boğazı’ndan geçerken ayrı,  vardığı yerde ise ayrı törenlerle karşılanıyor, demeçler veriliyor, TV’lere çıkılıyor, gazetelerde manşetlerde olunuyor

Bakan ve ilgililer  TV’lere çıkıyorlar “ Karadeniz’de  bilmem şu kadar milyar varil petrol potansiyeli var.” diyorlar. Halk  haberdeki  “potansiyel”  i atlayarak veya anlamını bilmediğinden “var” olarak algılıyor ve ‘petrol içinde yüzeceğiz’ umuduna kapılıyor. Sonra biri çıkıp ta “ Sayın bakanım, bir süre önce şöyle şöyle umut dağıtmıştınız. Sonuç ne oldu?” diye sormuyor, sorsa da bakan gayet politik bir konuşma yapıyor ama bir şey anlatmıyor.

Bu ülkenin petrol varlığını ulusal kuruluş TPAO ispat edecektir.

Başarıyı hepimiz istemiyor muyuz?
Politikacı TPAO’yu niye rahat bırakmıyor? Niye herşeyine müdahale ediyor, yöneticilerini  ürkek yapıyor, liyakat, kıdem ve tecrübe esasına bakmazsızın  yönetim ve alt  kadro atamalarını yapıyor?

Türkiye’nin  güzide ve en stratejik öneme haiz kuruluşu olan TPAO kendisine verilen son derece teknik  ve zor görevlerin üstesinden rahatlıkla gelecektir. Yeter ki onu rahat bıraksınlar, kendi yağında kavrulsun.

“ Siyaset petrolü değil, petrol siyaseti belirler.”


Halit Edip Özcan // Ankara, 12.06.2009

24 Ağustos 2017 Perşembe

TOHUM TUZAĞI KURAN İHANET ŞEBEKELERİ: "YEREL (GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMEMİŞ, YERLİ/DOĞAL) TOHUM VE ÜRETİCİ & KÖYLÜ HAKLARI İLE HALK SAĞLIĞINA YENİ DARBELER, Prof. Dr. Tayfun Özkaya"

YEREL (GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMEMİŞ, SAF, YERLİ/DOĞAL) TOHUM VE ÜRETİCİ & KÖYLÜ HAKLARI İLE HALK SAĞLIĞINA VURULAN HAİN DARBELER
Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Yerli veya yabancı tohum şirketlerinin hâkim olduğu Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) yöneticileri altı ay önce Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’i ziyaret etmişler. Geçtiğimiz hafta da Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği benzer bir ziyaret yapmış. Tohum konularını konuşmuşlar. “Şimdi sonuçlarını almaya başlıyoruz. Kendilerine ve tüm Bakanlığımıza, hükümetimize teşekkür ediyoruz” diye gazetelerde açıklama yapıyorlar. Aldıkları sonucu ise “Bakanlar Kurulundan 2018 yılında tüm tohumluklar sertifikalı olacak kararı çıktı, tohumculuk sektörü her zamankinden daha fazla hükümetin gündeminde" olarak açıklıyorlar.
Bildiğiniz gibi 2006 yılında çıkarılan “Tohumculuk Kanunu” büyük tohum tekelleri lehine birçok hüküm içermektedir. Bir kere köy popülasyonları denilen, büyük bir zenginlik gösteren, bir örnek olmayan, gerek lezzet gerekse besleyicilik ve değişen koşullara uyum yeteneği yüksek olan tohumluklar, şirketler bile istese yasa tarafından tohumluk olarak kabul edilmemekte, sertifikalandırılamamaktadır.  Diğer yandan yasa; çiftçilerin binlerce yıldır köylülerce geliştirilmiş çeşitlere ait tohum veya bunlardan üretilen fideleri satmasını, bu bugüne kadar katı bir şekilde uygulanmamasına karşı yasaklamıştı.  Elbette ki bu yasak giderek Türkiye tohumculuğuna hâkim olan yabancı ve onların yanında aynı çıkarları savunan yerli şirketlerden yanadır. Benzer kanunları daha önce uygulamış gelişmiş denilen batılı ülkelerde yerel çeşitlerin %90’lara varan oranlarda yok olduğunu biliyoruz.
Tabii bu topluma böyle anlatılmamaktadır. Kaçak ve sahte tohumların önleneceği, hastalıksız ve verimi yüksek tohumluklara çiftçilerin kavuşacağı söylenmektedir.Şirket tohumları ile birçok hastalık, zararlı ve olumsuz özelliklerin ülke içinde yayıldığı unutulmaktadır. Yerel tohumlar iklim değişikliklerine daha hızlı uyum gösterir, hastalık ve zararlılara daha dayanıklıdır, besleyici değerleri ise daha yüksektir. Çevrelerinde beğenilen tohum ve fide üreten çiftçiler zorla kuşaklar boyu yaptıkları işten uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır.
Bu bir zulümdür!...
"2018’den sonra bütün tohumluklar sertifikalı olacak” ne demektir? Çiftçilerin ektiği tohumu polisler mi kontrol “edecek? Çiftçinin kendi tohumunu ekmesi, takas etmesi yasaklanacak mı? Eğer bu yola girilecekse dünyanın ilk tarım devrimine yakın komşuları ile önderlik etmiş bu coğrafya ve binlerce yıldır geniş biyoçeşitliliği korumaya çalışan köylülere darbe vurulmak istenmektedir. Giderek ağırlaşan küresel iklim değişikliğine karşı en iyi çarenin yerel tohum olduğu bilindiği halde ve biyoçeşitliliği, köylü haklarını koruyan uluslararası anlaşmalara karşı bir yola mı girilecektir? Tohum ve aynı zamanda tarım ilaçları ve hatta aynı anda beşeri ilaçlar alanında tekel olan şirketlere destek mi çıkılacaktır?
Bir avuç şirket tohumuna destek çıkmak yerine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının yerel tohumları koruması, bunları üreten çiftçilerin haklarına saygı göstermesi, desteklemesi daha doğru değil midir? Yerel tohumlardan yararlanarak köylülerle birlikte katılımcı ıslah yapılarak, herkesin erişebildiği tohumluklar üretmek yerine bir avuç şirketin kısıtlı sayıda çeşidi için araştırma desteği yapmak, bunları üreten şirketleri zenginleştirmekten başka bir işe yaramaz. Şirket tohumları dayanıksız olmaları nedeniyle tarım ilaçları üreten aynı şirketlerin kârlarını arttırırken bir yandan da yoğun zehir kullanımını arttırması nedeniyle kanser başta hastalıkları arttırmaktadır. Bir kollarıyla da beşeri ilaç üreten bu şirketlerden bazıları için, bu durumun gelirlerini arttırmak için, bilinçli olarak istememiş olsalar bile, kârlı olduğunu söylemek zorundayız. İhtiyacımız olan özgür tohumlardır. Yerel tohumların kökünü kazımaya yönelik alçakça ve düşmanca, kötü niyetli hain çabalar mutlaka durdurulmalıdır.
YORUM, KATKI VE TAVSİYE 
*** Değerli iletidaşlar,
Sayın Prof. Dr. Özkaya 10 yıl önce(2006'da) çıkarılan “Tohumculuk Yasası”nın sakıncalarını makalelerinde  zaman zaman ele almaktadır. Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) ve Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği ilgililerin: "Bakanlar Kurulundan 2018 yılında tüm tohumluklar sertifikalı olacak kararı çıktı, tohumculuk sektörü her zamankinden daha fazla hükümetin gündeminde" sözlerinin kendi kendini besleyebilen Türkiye'nin nerelere savrulduğunu göstermesi bakımından ibretliktir. 
Yakın zamanda (tohumlarını yitirecek olan)  köylümüz üretemez olacağını anlamak için alim olmaya gerek yok. "Yerel tohumların kökünü kazımaya yönelik çabalar durdurulmalıdır." diye avazlayan yurduna aşık bilim insanımızın  yazısını yaymamızın ülkemiz ve yemeden edemeyen bizler için çok gerekli olduğu düşüncesindeyim. Bilginize...
[REFERANS: Yönlendirilmiş ileti: Gönderen: Tayfun ÖZKAYA <tayfun.ozkaya@ege.edu.tr>
Tarih: 23 Kasım 2016 - Konu: YEREL TOHUM VE KÖYLÜ HAKLARINA YENİ DARBELER]